21 Haziran 2018, Perşembe

İslam Düşüncesinde Hak ve Özgürlük

 

İslam düşüncesinde hak ve özgürlük; Allah’ın insana emaneti teklif etmesi karşısında insanın bu emaneti yüklenmesi olayında dayanağını bulur. Ruhlar Aleminde yapılan ve Galu Bela tabir edilen Misak/sözleşme hak ve özgürlüklerin de kaynağıdır. Ruhlar Alemindeki sözleşmede, icabın kimden geldiği, neyi içerdiği bellidir ve herkesin aynı sözleşmeyi kabul etmesi ve doğrudan Allah’a karşı sorumlu olması ile diğer insan ve varlıkların haklarına mahiyet olarak aynı derecede riayet etme sorumluluğu hiçbir kapalı nokta bırakmamaktadır.

Emanet, hak ve özgürlükler kadar sorumlulukları da gündeme getirmektedir. Emanet kendine ve kendisi dışındaki insan, toplum ve doğayla sorumlu bir ilişkiyi gerektirmektedir. İnsan fiillerinde özgür ise de Allah’a hesap verme yükümlülüğü altında kullanma sorumluluğunu gerektiren bir özgürlük söz konusu olmaktadır. Peki bu gerçekten bir özgürlük müdür. Allah’ın buyrukları ile özgürlüğümüz sınırlanmakta değil midir?

Bu yanıltıcı bir sorudur. Tüm sözleşmeler taraflarına sorumluluk yükler. Sosyal sözleşmede de insanlar hak ve özgürlüklerinden vazgeçerek yöneticiye yetki vermekte, onu otorite yapmaktadır. Ki, o otoritenin sözleşme çerçevesindeki talepleri dahi özgürlüklerin sınırlandırılması sonucunu doğurur. Kaldı ki, otoritelerin yetkilerini aşarak özgürlüklerin özüne dokunma ve büsbütün sınırlama riskleri de vardır. Otoriteler ihtiyaç duydukları gücü ve zenginliği insanların hak ve özgürlüklerine müdahale ederek sağlamak yoluna gitmektedirler. Tarih bu tür örneklerin varlığını ve çokluğunu bize göstermektedir.

O halde Yaratıcı olan ve bizim varlığımıza ve mal varlığımıza ihtiyacı olmayan Allah ile yaptığımız misak/sözleşme bizi özgürlükten yoksun bırakmamakta, ancak özgürlüğün sınırlarını doğru bir şekilde göstermektedir. Buna göre itaat edeceğimiz, teslim olacağımız bir tek merci vardır, o da yaratıcı Allah. Ki, bize çizdiği sınırlar bilakis diğer insanların haklarına tecavüz etmemizi yasaklamakta veya diğer insanların haksızlıklarına teslim olmamızı, köle olmamızı engellemek istemektedir.

Allah Teala sınırları aşmamakta kendimizi kontrol edebilmemiz için (nefsin kontrolu; haksız da olsa her şeyi isteyen nefs-i emmareden, hakkın sınırlarını gözeten nefs-i mutmainneye ulaşmamız için) kendine itaati emretmektedir. Ancak bu itaat hiçbir zaman kişiyi diğer insanlara karşı köleleştiren bir özellikte değildir. Böyle anlaşılmamalıdır.

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa Suresi 58.Ayet)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.20 Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Suresi 59.Ayet)

Kuranı Kerimde birçok ayette bu iki ayetteki konuları görebiliriz. Bu iki ayeti okuyup düşündüğümüzde gördüğümüz şey nedir?

Allah’a ve O’nun Resulüne itaat edilmelidir. Bu mutlaktır. Bizden olan ulu’l-emre, iş bilenlere ehil olduğu için görevi kendisine verdiklerimize de itaat etmelidir. Ancak bu itaat mutlak değildir. İnsanlar olarak anlaşmazlığa düşebiliriz. Anlaşmazlığa düştüğümüz kişi, bir görevi kendisine tevdi ettiğimiz kişi de olabilir. Bu halde anlaşmazlığa düştüğümüz hususu, mutlak bilgi sahibi olan Allah ve Resulüne arz etmeliyiz. Yani hakkın ortaya çıkması için çalışmalıyız, kaba güce, hile ve desiseye başvurmamalıyız.

Görüldüğü üzere; ayette bize anlaşmazlığa düşebileceğimiz hatırlatılıp, anlaşmazlıkları çözmenin yöntemi gösteriliyor. Yani birlik ve beraberlik anlaşmazlığı çözme yöntemlerinde sağlanmak isteniyor. Gerçekten bu, her birimiz için hayata canlılık getiren ve bireylerin tekamülünü sağlayan bir yöntem olarak görülmektedir.

Bu anlamda insanın Allah’a karşı verdiği söz çerçevesinde haddi/sınırları gözetmek dışında bir sorumluluğu olamaz. İnsan irade kullanmalı ve kararlar vermeli, bunları icra etmelidir. Bir görevin/emanetin tevdi edileceği kişiyi bir hak ve bir görev olarak seçebilmelidir. Seçtiği kişiye körü körüne mutlak bir bağlılığı olmaksızın ona karşı görüş geliştirebilmeli, görüşünü açıklama ve onunla anlaşmazlığa düşebilmelidir. Bütünüyle susmaya zorunlu bir yol olarak mecbur olmamalıdır. Ancak tekrar etmek gerekirse, anlaşmazlığı nefsine uyarak hukuk dışı yollarla çözmeye yönelmemelidir. İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklar konusunda bir karar vermek gerektiğinde adil karar vermelidir.

Elbette ayetlerden başkaca anlamlarda çıkabilir. Ancak hak ve özgürlüklerle ilgilenen birisi olarak ve yaşadıklarımız çerçevesinde bu anlamlara da ulaştım. Doğrusunu Allah bilir.

Peki, burada da yanılgılarla muhatap olamaz mıyız? Evet olabiliriz. Birçok ayette uyarıldığımız üzere Allah adı ile aldanabiliriz, aldatabiliriz. O halde Allah adına bize söylenenlerde de hemen teslim olmayıp, Allah’ın ayetlerini (işaret) düşünmeliyiz. Düşünmeyi hiçbir zaman terk etmemeliyiz. Belki de bu sebeple Allah Teala her ayetinin sonunda bizi akletmek, tefekkür etmek ve düşünmek konusunda uyarır ve düşünmemizi ister. Düşünmek artık bir hak değil, aynı zamanda bir görevdir.

Ahiretten sahneler anlatılır iken, bir topluluğun önderlerine itaat edenler kendilerini kurtarmak için önderlerinin onların saptırmasını bir mazeret yapmak isterler. Ancak bu mazeretleri kabul görmez.

O halde hiçbir şey, sorumluluklarımız için bir mazeret değildir. Düşünmek bir hak ve aynı zamanda bir sorumluluktur.

Av. Mustafa Ercan

 

TarihOkunma
Toplam1398
Prş. 211
Pzt. 181
Cu. 151
Pz. 103

 

Yorum ekle