İçimizdeki Kitabı Kim Susturdu?

19 Ekim 2012 0 Yazar: Ayetullah Coşkun
Spread the love
3 Okunma

Hep beraber konuşacağınıza teker teker susun ki herkes ne dediğinizi anlasın. Konuşmanın konudan firar ettiği zamanlarda yaşıyoruz. Düşüncelerimiz düşten yoksun. Ne çok gerçeklerin kollarına kendimizi bırakmaya meyilliyiz. Ah o gerçekler değil mi rüyalarımızı yarıda kesip hayallerimizi gözlerden düşüren. Öyle diyordu bir bilge: ‘gözünüzü kapayın ki hakikati daha net göresiniz’.

Şimdi tam da gözlerimizi kapayarak hakikati görebilme vakti. Kim gözünü kaparsa kendi odasında kendisiyle yüzleşir. Oysa ‘aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kişi var şunun şurasında?’ Aynaya bakmanın cesaret gerektirdiği günlerde yaşıyoruz. Yüzümüzü teşhis kalbimizi tashih edecek bir ayna gerekli bize. Bu gerçeği bir göz açıp kapama mesafesinde öğrendik.

Evet, sussak her şey vuzuha kavuşup yerine oturacak. Fakat bu mümkün mü? Nasıl yüzümüzü aynalardan kaçırarak kapıyorsak, niyetimizi de sessizliği boğazlayarak örtmeye çalışıyoruz. En istikrarlı olduğumuz şey egomuzu takdis; en iyi takip ettiğimiz gelenek, kardeş kavgası. Ne de olsa Habil’in de Kabil’in de kitapta yeri var.

Konuşmakta kendimize daha çok yer açalım diye susturduğumuz kitap o. Kitabı hayatımızda susturduk.Konuşmalarımızda, alışverişimizde, kavgamızda, cesaretimizde, kaygı ve tedirginliğimizde, mutsuzluk ve umutsuzluğumuzda susturduk en çok içimizde konuşması gereken kitabı. Kitap susunca vicdan da sustu, insaf ve izan da.

Eskiden herkes ne düşerse payına razı olurdu. Eskiden herkes önce kendisinde arardı eksikliği ve suçu. Eskiden her şey eskimeyecek kadar yeniydi. Ya şimdi? Herkes bir fazlısını istiyor payına düşenden. Bilmiyor ki herkesin payına düşenden bir fazlası sadece ölümdür. Çok konuştuğumuz için eskittik kardeşliği, ahde vefayı, sadakat, hilm ve müsamahayı. Bu kelimelerin yeri sahiden konuşma ortamları, masa başları, camii minberleri, miting alanları mıydı?

Gerçekten kardeşlik, vefa ve müsamaha birer kelime miydi? Eğer öyleyse biz en çok bu kelimelere adaletsizlik ettik. Onları ait oldukları yere, yerli yerince yerleştiremedik, onlara zulmettik. Oysa bu kelimelerin ait olduğu yer imanın ve hayatın kaynadığı yerdir. Biz ki muhabbetin menşeinin Muhammed olduğuna müdrik insanlardık. Ve unutmazdık resulün sevgi ikazını: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”

İmanla sevgiyi aynı kapta yoğuran bir dinin mensupları nasıl oluyor da cennet adreslerini değiştirmeyi çağrıştırabilecek tartışmalar içerisine girebiliyorlar?

İçindeki kitabı susturmayan Yunus Emre sevgiyi davanın önüne acaba neden almış? Çünkü dava sevginin önüne geçerse paylaşım savaşına dönüşür, kelimeler mülkiyetin bir parçası olur. Oysa “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi işi / Dost’un evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” diyen bir ruh, iman edenlerin birbirini sevmemesinin bedelinin ağır olacağının son derece farkında bir ruhtur.

Bugün yaşadığımız üzücü vakalar aslında birbirimizi sevmeyi hafife alma hatasının bedelini ödemekten başka bir şey değildir. Birbirimizi sevmeyi hafife almasaydık, kelimeleri birbirimizin yüzüne ok gibi fırlatmaz, sabrımız öfkemize galip gelir derinlikli susmayı çok konuşmaya tercih ederdik.

Namazın nasıl rükünleri ve rekatları varsa ömür dediğimiz hayat sürecinin de rekatları ve rükünleri vardır ki bunlar; sabır, hilm, adalet, sevgi ve kardeşlik bilinci gibi hasletlerdir. Bir Müslüman nasıl namaz kılarken secde mekanına namaz konsantrasyonu bozulmasın diye önünden geçilmesini engellemek için sütre koyuyorsa, aynı şekilde hayatın tadili erkanına riayet için de bu hasletleri ayak altında ezilmesin diye bir takım sütreler koymalıdır. Hesap günü bilincinden daha sağlam bir sütre yoktur herhalde. Bugün bu kardeşlik sütresine her günkünden daha çok muhtacız. Bunun yolu da herkesin kocaman bir yumruk haline getirdiği düşünce ve kanaatlerini yumuşatmasıyla mümkündür.

Kaynak: www.milligazete.com