Hem Padişahın İşi Ne

11 Temmuz 2009 0 Yazar: Ayetullah Coşkun
Spread the love
2 Okunma

Hem Padişahın İşi Ne

Sultan Murat Han bir rüya görür, tam bir anlam veremez. Veziri Siyavuş Paşa’yla tebdili kıyafet yollara düşer. Unkapanı civarında, yerde yatan bir ceset gözüne ilişir. Mahalleli, bu cesetten uzak durmaktadır. Padişah, merak edip sebebini sorunca şu cevabını alır:

‘İyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında nalının hasını yapar. Ama kazandıklarını içkiye ve fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’

Mahalleli, cesedi yıkayıp, cenazeyi kaldırmayı istemediği için, padişah üstlenmiş görevi. Sadrazamın itirazına rağmen, adamın naaşını Fatih Camii’ne götürüp, önce yıkamışlar, sonra da musalla taşının üstüne koymuşlar. Ama birden bire veziri azamın aklına bir şey gelmiş: ‘Padişahım’ demiş, ‘Bu adamın belki bir yakını vardır. Cenazesinde bulunmak ister. Haber edelim onlara.’

Padişah gene o mahalleye gitmiş, sorup soruşturmuş ve ölen kişinin evini bulmuş. Kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Vefatı ve sonraki gelişmeleri padişahtan öğrenmiş; hatıralarına dalmış ve anlatmaya başlamış: ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya. Malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım’ , derdi. ‘Öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek.’ O çeker gider, ben Kur’an okurdum kadınlara…’

Padişah mırıldanmış: ‘Bak sen! Oysa millet ne sanıyor!’

Kadın, ‘Bir gün bakasın efendim dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama, komşular kötü belleyecek; inan cenazen kalacak ortada. Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim ‘İş mezarla bitiyor mu’ dedim. Seni kim yıkasın kim kaldırsın?’

– Peki o ne dedi ?

– Önce uzun uzun güldü, sonra, Allah büyüktür hatun dedi. HEM PADİŞAHIN İŞİ NE?’

Her hadise göründüğü gibi değildir. Dibine inerseniz, farkı anlarsınız. İşte, bu gerçeği ortaya koyan güzel bir hikâye: Siz siz olun “su-i zan” denilen illettin pençesinden kurtulun!