Bilginlerin Örnek Hayatında Rastlanan Muvaffakiyetin Sırları

6 Şubat 2009 0 Yazar: Ayetullah Coşkun
11 Okunma

 

v    Sa’d b. Ebu Vakkas (R.A.) şöyle anlatır:

Anneme karşı çok itaat eden biriydim. Annem Müslüman olduğumu duyunca, beni çağırdı ve: Bu inandığın din nedir ey Sa’d dedi; ya bu dinden vazgeçersin, yahut da yemeyeceğim, içmeyeceğim, öleceğim. Sana herkes “anne katili” diyecek, dedi. Sa’d, anneciğim bunu bana yapma, ben yeni inandığım dinimi terketmem, dedi. Aradan bir kaç gün geçti. Annem hiç bir şey yemedi, oldukça zayıflamış ve halsiz kalmıştı. Nihayet kendisine şöyle dedim:

Ana ! Allah’a yemin ederim ki, bin canın olsa da hepsi tek tek çıksa yine de hak din olan İslamiyet’ten ayrılmam, dedim

v    Sahabeden Ukbe bin Nafi (R.A.) Afrika’da, yerli halk tarafından yapılması muhtemel inkılâba karşı bir emniyet tedbiri alarak başka bir şehirde yerleşmeye karar verdi. Buna da “Kavrayan” mevkiini uygun buldu. Adı geçen yer, yılan, çıyan ve yırtıcı hayvanların barınağı olduktan başka bataklıktı Ukbe Allah’a dua etti. Kendisi, duası kabul olunanlardandı. Sonra hayvanlara: “BİZ DEDİ, ASHABIYIZ, BURALARDAN UZAKLAŞIN, BİZ BURAYA YERLEŞECEĞİZ, BUNDAN SONRA KİMİ BULURSAK ÖLDÜRÜRÜZ…” O gün orada bulunanlar baktılar ki, yavrusunu alan hayvan yola koyulmuş, savuşup gitmekte. Bu hadiseyi bir çok berberi kabileleri görüp Müslüman olmuşlardır.

  

v    İran Şahı Nûşerevan’ın veziri Büzürg-Mihr, ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı eline, ayağına zincirler geçirtip zindana atılıyor. Her gün ekmek ve sudan başka bir şey verilmiyordu. Bir müddet böyle yaşadı, hiç şikayet etmedi. Bunun üzerine şah dostlarının yanına gönderilmesini ve onların yanında söyleyeceği sözlerin yazılmasını ferman buyurdu. “Vezir altı ilacım var ki, onları kullanarak kendimi koruyorum. Durumu soran dostlarına altı ilacı şöyle sıraladı:  

1-     Allah’a güvenmek,

2-     Başa gelene dayanmak,

3-     Sabretmek,

4-     Yılmamak,

5-     Daha kötü bir duruma düşmemiş olmak yüzünden teselli bulmak,

6-     Her lahza kurtuluşu ümitle beklemek,

   İşte bunlar bana destek olup metanet verdi, dedi.

v    Fadıl Oğlu Şeyh Muhammed (K.S.) talebe iken çarşı yemeği ve ekmeği yemezdi. Babası köylü idi. Cuma günleri  oğlunun bir haftalık yemeğini getirirdi. Bir gelişinde babası oğlunun odasında çarşı ekmeği gördü. Oğlu ile  konuşmadı. Oğlu özür beyan etti. Ben almadım. Arkadaşım aldı , ben razı değilim dedi. Babası, eğer sen vera(*) ve  takva sahibi olup şüphelerden sakınsaydın, arkadaşın buna cesaret edemezdi. İlim öğrenen vera’ya riayet etmezse  cahiller arasında kalır dedi.

 

v   Emevi halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz, Horasan’a bir vali tayin ediyor. Vali Horasan’a vasıl olunca bakıyor, vaziyetler vahîm. Adamlar birbirini öldürüyorlar. Anarşi var, içki içiyorlar, her türlü rezalet var, soygun var. Oradan halifeye bir mektup yazıyor.    “Ya benim istifamı kabul et, yahut ta meydanlara dikeceğim kazıklara direklere insanları bağlatacağım, at kamçıları ile dövdüreceğim” diyor ve       müsaâde istiyor. Emir’ in ona verdiği cevap çok enteresan: İstifanı kabul etmem için fevkalâde bir sebep yok. Tebââmı dövmene de razı değilim, sakın dövme. Çaresini sana iki kelimeyle söylüyorum: Hakk’ın emrini halka öğret. Adaletten de kıl kadar inhiraf etme -dönme-” diyor ve mektubu böylece cevaplandırıyordu.

v   Abbâsîlerin en meşhur halîfesi Harun’ur Reşid, vezirleri ile bir sohbet esnasında, oğulları Emin ve Me’mun dan hangisinin daha zeki olduğu hakkında herkesin ayrı ayrı fikir beyan etmesi üzerine, sekiz on çubuğu bir araya bağlayıp getirmelerini emreder. Ve çocuklarını huzuruna davet eder. Önce Emin’e bu sımsıkı bağlanmış desteyi kırmasını söyler. Emin bütün gücünü sarf ederek elleri ve ayaklarının yardımıyla parçalamaya gayret ederse de muvaffak olamaz ve aczini itiraf eder. Sonra Me’mun içeri girer, aynı teklif ona yapılınca, bir müddet çubuk destesini gözden geçirir ve destenin içinden bir çubuğu güçlükle ç›kararak kırar, geri kalanları da aynı surette birer birer parçalar. Böylece zekasını meydana koymuş olur.

  

v    İslam tarihinde ikinci Ömer diye tanınan, Ömer Bin Abdülaziz, halifeliği zamanında aklı erenleri çağırır onlarla din ve devlet işlerini görüşürdü, müşavere ederdi. Bir gün büyük zevattan Muhammed Bin Ka’bül Kürâzî’yi çağırır der ki, “Bana adaleti” tavsif et -vasıflandır-. O zat dedi ki, “peh!… peh!… sen büyük bir işten sordun. Adalet ve Adaletli davranmak: İnsanların küçük olanlarına baba olacaksın. Büyük yaşta olanlara evlat olacaksın, akranlarına kardeş olacaksın. Babana iyi bakıp hürmetli olacaksın, oğluna karşı merhametli ve şefkatli davranacaksın. Kendi kardeşini görüp gözeteceksin. İşte sana adalet.”

  

v    Abdullah İbn-i Mübarek, ölüm döşeğinde iken yanında birisi vardı. Bu şahıs ölüm sarhoşluğu içinde bulunan Abdullah ibn-i Mübarek için bir takım ilmi meseleler yazıp kendisine okuyordu. O sırada bulunanlardan biri: Ey Abdullah, bu ölüm anında da mı ilim öğreniyorsun? diye sordu. İbn-i Mübarek’in cevabı şu oldu: “Evet belki de şu ana kadar bilmediğim bir mesele öğrenirim de bana faydalı olur dedi.”

  

v    Davûd-u tâ’î şöyle dedi: Yirmi sene Ebû Hanifenin huzurunda bulundum, bu zaman zarfında, ona dikkat ettim, kalabalıkta ve yalnız iken başının açık olduğunu görmedim. İstirahat etmek için ayaklarını uzatmazdı. Kendisine, “Ey İslam Dininin İmam-ı, yalnızken ayaklarınızı uzatsanız ne olur? Diye sordum, cevabında: “Allah’u Taâla’nın huzurunda edeple durmağa dikkat etmek, yalnızken daha çok icap ediyor” buyurdu.

v    İmam-ı  Âzam Ebu Hanife, sahip olduğu ilmi, bir geçim vasıtası yapmamış, resmi bir görev de kabul etmemiştir. Irak valisi İbn-i Hübeyre, kendisine bir ara kadılık teklif etti. Ebû Hanife kadılığı kabul etmedi.

Bunun üzerine kendisine işkence yaptılar dayak atıp hapsettiler.

Annesi oğlunun bu haline çok üzüldü. -“Ah oğlum ! İlmin sana eza ve cefadan başka bir şey getirmedi” dedi. Ebu Hanife: ” Üzülme anacığım, onlar bana dünyayı vermek istiyorlar, ben ise ahireti istiyorum. Ahirette Allah’ın azabına maruz kalmaktansa, dünyada işkenceye katlanırım.” dedi.

  

v İslam bilginleri ruh olgunluğu ve Allah’a (c.c) yaklaşmak için, birer mürşidi-i kâmile bağlamışlardır. Müçtehitlerin en büyüğü İmam-ı Âzam (Rah.)’da derin ilmine ve olgun takvasına rağmen Hasan-ı Basri (K.S.)’ye, İmam-ı Şafii (Rah.)’de ümmi bir kişi olan ve mânevî sahada ilerleyen Şeyban Râî (K.S.) hazretlerine intisap etmiş bağlanmış, Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali (K.S.) ise, Ali Feramid-i (K.S.) Hazretlerini rehber edinmişlerdir.

Onun için hak aşığı ne güzel söylemiş:

“Ne kadar âlim olsan, herkes gibi beşersin,

örnek insana uy ki, gönül bahçen yeşersin”.

 

 v   Büyük zatlardan Sadr’ül Ecel Burhan’ül Eimme’nin Hüsameddin ve Taceddin adlarında iki oğlu vardı. Babaları sabahleyin erkenden diğer talebelerin derslerini verirdi. Bu iki kardeş öğlen sıcağına kalırlardı. Babalarına dediler ki bize bu usanç veriyor. Babaları: Onlar hem uzaktan geliyorlar, hem de yabancıdırlar, dedi. Onlara şefkatli davranmak lazımdır. Siz yanımdasınız, dedi. Bu şefkat ve fedakarlık bereketi ile evlatları zamanın en ileri gelen alimleri oldular.

  

v  İbrahim bin Ethem (K.S.), bir gün Beyt-ül Makdis’de bulunuyordu, gece olunca uykuya dalmıştı: Bir ses işitti. “Geceleri ibadetle kaim olmak, cehennem ateşini söndürür, sırat üzerinde ayakların kaymasını önler. Öyleyse bu hususta gaflete düşüp ihmalci olma!” O da bu hadiseden sonra ölünceye kadar geceleri ibadetle ihya etmiştir.

  

v  Allah dostlarından biri; Ey insanoğlu rahat yaşayıp, fazlaca para ve mal sahibi olmaya bakıyorsun. Eline geçenleri, helal-haram demeden yığıyorsun; ama düşün ki, hamalın sırtında ki yük çoğaldıkça, zavallının sıkıntısı ve ızdırabı da o nispette artıyor.

  

v   Fatih Sultan’ın babası 2.Murat, Hacı Bayram Veli Hz.lerine: “Hocam dua buyurursanız da şu İstanbul’un fethi bize nasip olsa” dediğinde hazretin cevabı; “Sultanım, İstanbul’un fethini, şu çocuk ile köse görecekler” Dediği gibi de oldu, o çocuk, Fatih Sultan Mehmet, köse ise Akşemseddin Hazretleri idi ve gördüler. Onlara nasip oldu.

 

v   Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin’i çok severdi. Sık sık onu ziyaret eder, saygıda kusur etmezdi.

Fatih’in her gelişinde Akşemseddin ayağa kalkmaz, ona oturduğu yerden ” hoş geldin evlât” derdi. Fakat, hocası kendisini ziyaret ettiği zaman Fatih onu ayağa kalkarak karşılardı.

Sadrazam Mahmut Paşa Fatih’ten bunun sebebini sordu. Büyük hükümdar ona şu cevabı verdi. “…paşam ! bunun sebebini ben de bilmiyorum. Korkudan mı dır, yoksa aşırı sevgi ve saygıdan mıdır ?… Onu gördüğüm zaman yerimde oturamıyorum, ayağa kalkıyorum, adeta elim ayağım titriyor, dilim dolaşıyor…” dedi.      -İşte sana saygı ve terbiye örneği…

  

v Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda, “Ordu-yu Hümayun” saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Yavuzun içinde bir endişe:

“-Acaba asker izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri ağasını yanına çağırarak bütün askerin heybelerinin aranmasını emir verir. Arattığı şey tek bir elmadır. Fakat yok. Yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz sevinçlidir:

“-Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim. Şükür Allah’ıma” der.

Tarih gösteriyor ki; gerçek “ZAFER”ler yalnız kılıçların ucunda değil, üstün ahlak anlayışının ve  faziletlerin burcundadır.

  

v    Osmanlı alimlerinin sonuncularından olan Hüsrev hoca, Fatih Camii’nde ders okuturken bir gün geç kalmış, nefes nefese içeri girmiş kusura bakmayın çocuklar demiş, bugün bizim 17 yaşında bir kızımız vefat etti; onun defin işlerini yakınlarına havale ettim, onlar hazırlayacaklar. Ben de derse acele geldim yine de geç kaldım, diyor.

  

v    Büyük Türk Düşünürü İbn-î Sinâ, dünyaca meşhur olan “Kitabu’ş-Şifa” isimli eserini, her gün sabah namazından sonra, Bağdat’ta ki bir caminin büyük kandili altında oturarak kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir.

  

v  Gençlerin enerjisi, azim ve iradesi ile ihtiyarların tecrübesi mutlaka birleştirilmelidir. Bazı kimseler 60-70 yaşına varınca, irade zaafına uğruyor, kendi kendisine fena bir telkinle hiç bir işe yaramayacağını zannediyor ve köşesine çekiliyor. Bu yanlıştır. Ebû Eyyüb El-Ensari (R.A.) Hazretleri 85-90 yaşları civarında genç mücahitlere katıldı. Emevi orduları ile İstanbul’a kadar geldi. cihad yaptı ve orada şehit oldu, geri dönemedi. Mimar Sinan da 85 yaşında Edirne’de Selimiye Camii gibi en değerli eserini yaşlılığında ortaya koymuştur. İhtiyar büyüklerimiz bunu örnek almalı da irade pısırıklığına düşmemelidirler.

 

v    İhtiyar piri fani bir zat bahçesine meyve ağacı dikiyordu. Oradan geçen bir genç baktı ve gülerek dedi ki, “dede bu yemiş ağaçlarını kimin için dikiyorsun? Kaç günlük ömrün var ki?” Dede: “Yavrum bu meyveler bana yetişmezse torunuma yetişir ya diyerek gence cevap verdi”. Zaten insanın dünyaya gelişi şu üç gaye içindir. Birincisi, halife olarak gönderilmiştir, yani insan, yeryüzünde Allah’ın vekilidir. İkincisi, ibadet için gönderilmiştir. Üçüncüsü, dünyayı ziğnetlendirmek için, gelecek nesillere bir şeyler bırakmak, böylece de ölünce bıraktığı hayır müesseselerinden dolayı rahmet almak içindir. İhtiyar da bu niyetle ağaç diktiğini vurguladı.

  

v  Rivayet olunur ki, iki arkadaş ilim öğrenmek için uzak yerlere gitmişler. Ve seneler sonra memleketlerine dönmüşlerdi. Birisi güzel bir âlim, fakih olmuş, diğeri bir şey olamamış. Bunun sebebi araştırılmış, ikisini bir araya getirmişler. Âlim olan kıbleye karşı oturmuş, diğeri de kıbleye arkasını dönmüş. Bu haller sorulunca: Alim olan demiş ki, “ben hiç bir vakit kıbleye arkamı dönmedim. Ve okuduğum şehre dahi hürmeten sırt çevirmedim.” Âlimler, o zatın bu vera’sı sebebiyle diğerinden üstün olduğuna ittifak etmişler. Hem de hürmet ettiği şehir de ilminden istifade ettiği hocaları oturuyorlardı.

  

v    Büyüklerden biri anlatıyor: “Gençliğimde -talebelik zamanımda- zorluklar yüzünden dersi terk edip köyümün yolunu tuttum.” Yolda dinlenmek için bir çalı dibine oturmuştum. Bir ara gözüm bir böceğe ilişti. Böcek bir tuğla parçasının üzerine çıkmak istiyor, fakat biraz sonra geriye düşüyordu. Tekrar tırmanıyor, yine düşüyordu. Defalarca bunu tekrarladı ve nihayet çıkmaya muvaffak oldu. Bundan ilham alarak geri döndüm ve derslerime dört elle sarıldım ve bende muvaffak oldum.

  

v   Bir gün bir mümine şöyle dediler: “Senin dostun ve kardeşin iyi hallerini bırakıp kötülüklere saplandı. Neden onunla dostluğunu ve arkadaşlığını kesmiyorsun?” O mümin şöyle cevap verdi: Onun asıl şimdi, bir kardeşe ve dosta ihtiyacı vardır. Bu düşkün halinde onu nasıl terk ederim? Aksine, bütün gayretimle eline yapışacağım ve ateşten kurtarmaya çalışacağım.

  

v    Yahya aleyhisselam, üç yaşında iken arkadaşları: “haydi sen de gel bizimle oyna”, dediklerinde; minik yavru onlara şu cevabı veriyor: “Biz oyun için yaratılıp dünyaya gelmedik”.

  

v   İmam-ı Âzam Ebû Hanife, fıkıh öğrenmek için devrin meşhur fakîhi Hammad’a gidiyor, üstat ona şöyle tavsiyede bulunuyor: Numan, her gün üç mesele öğren, bundan fazlasını alma. Ta ki, okuduğun ilim sana fayda verebilsin.

  

v   İmam-ı Ebû Yûsuf şöyle der: Oğlum öldüğü zaman techiz ve defin işini bir dostuma havale ettim, kendim İmam-ı Azam’ın ders verdiği medreseye giderek dersleri takip ettim.

 

v    İmam-ı Âzam Hazretleri çarşamba günleri derse başlardı. İmam-ı Yûsuf Hemedan’i Hazretleri de her hayırlı işe çarşamba günü başlardı. Çünkü Cenabı Hak nûr’u çarşamba günü yaratmıştır.

  

v   Hasan-ı Basri Hazretlerine dediler ki: Filan adam senin gıybetini yaptı.Hasan-ı Basri o adama bir kutu şeker gönderdi. Ve dedi ki: ”haber aldım ki, sevabınızı bize hediye etmişsiniz. Biz de size ancak bir kutu şeker hediye edebildik.”

  

v    İmam-ı Âzam Hazretleri, kendisine gelen her dedikoduya aldırmaz ve şöyle derdi: “Allah arkamdan kötü konuşanları affetsin. İyi konuşanları da rahmetine mahzar kılsın.”

  

v    Muhammed bin Vâsi’nin bacağındaki yarayı gören biri der ki: sana çok acıyorum. O da şöyle cevap verir: Ben aksini düşünüyor ve bacağımdaki yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum.

  

v     İmam-ı Âzam, talebesi Ebû Yûsuf’a dedi ki: Sen dersi pek iyi anlamazdın. Senin devamın ve derslere sebat edişin seni zeki ve çalışkan yaptı.

  

v   Abdullah bin Mübarek hazretlerinin dört şeyde eşi yoktu: Zamanında onun gibi alim yoktu, yumuşak huylu idi, iyilik severdi, yiğit ve cömertlikte fevkalâde idi.

 v   İmam-ı Âzam (H.80 – 150) aslen Türk tür, sahabeye yetiştiği için tabiindendir. Yetmiş yıl yaşadı, 64000 fetva vermiş, 500.000 adet mesele meydana koymuş ve halletmiştir.

  

v  14. asır şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ölünce cenazesine çok büyük bir kalabalık gelmişti. O kadar ki, namazdan sonra herkes olduğu yerde kaldı. Tabut elden ele verilerek kabrine kadar ulaştırılabildi.

  

v  İmam-ı Azam dört yaşında hafız olduğunda, babası Numan ağlıyor: “Eğer o elmayı izinsiz ısırmasaydım daha önce hafız olurdu” diyor.

  

v    Nefis mücahedesi kahramanlarından olan Şeyh Muhammed Bin Annan’ın, her gece ki ibadeti,  500 rekat namaz kılmaktı.

  

v    Büyük Müfessir  Âlûs’î  Zâde Mahmut Efendi gündüzleri talebe okutur, fetva verir, akşamları dostları ve sevdikleri ile bir müddet sohbet eder, sabaha karşı da seher vaktinin feyzi bereketi ile eserlerini yazmakla meşgul olurdu. Gecenin bir kısmında da uyur, istirahat ederdi.

  

v    Seçkin Âlim, İmam-ı Sûyûti Hazretleri (849-911) hicri tarihleri arasında (62) yıl yaşadı, fakat bu kadar kısa ömrü içinde talebeliği ve hocalığının yanında 400 civarında eser yazdı. Hayatının günleri ile, yazdığı eserleri bölüyorlar, ömrünün her gününe 14 sayfa düşüyor.

 

v    Büyük İlim adamı, İmam, Müfessir Fahrüddin-i Razi Hazretleri 12. asrın imkansızlıkları içinde bugün 8 cilt halinde elimizde bulunan Muhteşem Tefsir-i Kebir-ini yazmıştır. Sadece o mu ki, yanında daha nice eserler. Ve medreseye giderken her vakit bineğinin etrafında 300 den fazla talebe yürürdü.

  

v   Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali, İslam alimlerinin büyüklerindendir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. H.484 de Bağdat’da Nizamiye Medresesine -Üniversite- Müderris -profesör- oldu.

  

v   Ziyad oğlu Hasan isminde bir âlim, ilim tahsiline 80 yaşında başlamıştır. Binaenaleyh ilim tahsili için hangi yaş olursa olsun geç kalınmamıştır. Bu zat, 40 sene yatakta yatmadan çalışmıştır. 40 senede müftülük yapmıştır. 160 yaşında vefat etmiştir.

  

v  Molla Fenari, vefat ettiği zaman özel kütüphanesinde bulunan kitapların sayımı yapıldı. Bu büyük âlimin kütüphanesinde 10.000 ciltten fazla kitap bulunduğu tespit edildi.

  

v    Büyük tarihçi ve müfessir Taberi’nin 15 yaşından 86 yaşına kadar geçen günlerini ve yazdığı eserleri hesaplamışlar. Her gün için yirmisekiz sayfalık bir eser yazdığı görülmüş.

  

v   Fatih devri ilim adamlarından Molla Hüsrev, gençlik günlerinden vefatına kadar her gün mutlaka dört sayfa gerek tercüme, gerek telif, gerek istinsah -arttırmak, çoğaltmak, kopya etmek- yoluyla bir mevzûû yazdığı bildirilmektedir.

  

v  Büyük Türk düşünürü İbn-i Rüşd, 1198 yılında Merakeş kadısı iken vefat etmişti. Cenazesi Kurtuba’ya getirildi. Cenazeyi taşıyan devenin bir tarafına düşünürün yazdığı kitaplar yüklenmişti. Diğer tarafına da cesedi… Yazdığı eserlerin ağırlığı, cesedin ağırlığına tamamen müsavi-denk geliyordu.

  

v   Meşhur İslam âlimi, Firuzâbâdî her akşam 200 satırlık bir metni ezberlemeden uyumazmış. Hal böyle iken yine de çalışmalarından memnun olmuyormuş. Kendisini ilme adayanların hali işte böyledir.

  

v    Emir-ül Mü’minin Ömer bin Hattab (R.A.) mescit de yüksek sesle bağıran birisini işittiği zaman, kamçısı ile ona vurur ve “nerede olduğunu bilmiyor musun? Mescitte oturan bir kimse, büyük ve ulu Allah’ın huzurunda bulunuyor demektir” buyurdu.

  

v  Sahabelerden biri, bir kişiye dedi ki: “iyi dinle sana tıbbı öğreteceğim. O öğrendiğin tıp sebebiyle tabiplerden üstün olursun. O tıp şudur: Aç isen yemek ye yani acıkınca ye. Yemek yemeğe isteğin olduğu halde sofradan kalk yani tıka basa doymadan sofradan ayrıl, elini çek.

 

v  Bir zamanlar Hz.Peygamber aleyhisselamı öldürmeye giden Ömer, iman şerefine erince, cennetle müjdelenen Hz.Ömer (R.A) oldu. Sonrada Faruk unvanına ve şerefine erdi.

  

v   İman hem nûr hem kuvvettir. İman tarihin kaydettiği en büyük kuvvettir. Onunla zırhlanan korkaklar kahraman, sakatlar pehlivan oldu.

  

v  Koçi Bey, Osmanlı’nın ayakta durabilmesi için, padişaha sunduğu teşhisler içerisinde şöyle diyor: “Padişahımız her sınıftan değerli kişilerden lütfunu esirgemesin ve değersizleri de pek önemsemesin.

  

v  Kur’an-ı Hakîm ve Meâli Kerîmi hazırlayan, Merhum Hasan Basri ÇANTAY, Kutbü’l Arifin Abdülkadir GEYLANİ (K.S.) Hazretlerinin ruhuna her gün bir YASİN’i Şerif okur hediye edermiş ve bunun feyz-u bereketini hayatında bizzat görürmüş.

  

v   Son asrın müfessirlerinden Ömer Nasûhî BİLMEN Hoca, dört yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimle haşir neşir olmuş, 87 yıllık ömrünün büyük bir bölümünde her gün bir cüz Kuran-ı Kerim okurmuş, 60 yıl da hocalık yapmıştır.

  

v   Şair Ali Ulvi Kurucu Bey diyor ki, Müslüman kardeşler teşkilatının lideri merhum şehit Allâme Hasan El-Bennan’ın muvaffakiyetinin baş şartı; davasına olan hudutsuz aşk ve şevki idi.

  

v    “Beşiği sallayan el, cihana hükmeder” derler. O da annedir. Demek ki beşiği sallayan da, eşiği kollayan da çocuğu hayata hazırlayan da kadındır, annedir.

Şu halde kadın ekindir. Erkekte yağmur. Ekin elbette yağmura muhtaçtır. Ekin olmayan yerde yağmur rahmet olmak vasıf ve imkanını kaybeder.

  

v    Kardinal Gibbons diyor ki; “86 yıl yaşadım, insanlardan yüzlerce sinin muvaffakiyet şahikasına tırmandıklarını gördüm. Muvaffak olmak için gerekli unsurların en önemlisi İmandır.”

 v   Meşhur İngiliz Filozofu Spencer, muazzam eseri olan “İlk Prensipler”ini günde yalnız iki saat çalışarak yazmış, meydana koymuştur.

  

v    Ulu Hakan Sultan II. Abdülhamit Han, 33 yıl padişahlık yapmış muttaki bir zat idi. Yaptırdığı Yıldız Sarayı yakınında Hamidiye camiinde namazlarını kılardı. Bu camide uzun süre müezzinlik yapmış bir hafız diyor ki , ” her sabah camii erken açarken, Sultan’ı benden önce camide bulurdum. Öyle ki bazen de saraya gitmez, camide sabahlardı. Ben de erken kalkmada bir türlü Sultan’a erişemezdim.”

v     Dr. Rıza Nur diyor ki:

“Bir aralık çok sofu oldum. Sevabı çok diye namazları evde değil, camiye gidip kılardım. Erken uyanır, sabah namazlarını evde değil, camide kılardım. Anam, babam pek memnundu. İtiraf ederim ki; benim de dünyada en saâdetli -mutlu- devrem budur. İlâhî bir neş’e içinde idim. Önümde parlak bir istikbal, semâvî bir ümit, mes’ût ve emin bir ahiret görüyordum. Taş, toprak her şey bana mesut gelir, saâdet telkin ederdi. Her şey bana bahtiyar›k verirdi. Ezan okunurken dehşetli heyecanlar duyardım. kendimi kuş gibi hafif hissederdim. Yerlere sığmazdım. Yürürken âdetâ uçuyorum gibi gelirdi. Sanki gökler benim diyarımdı. Pürüzsüz, en ufak bir lekeden Ârî, temiz bir insandım…”

v     Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman UZMAN çocuklarına diyor ki:

·        Evlatlarım; şöhreti, serveti, huzuru, şeref ve haysiyetinizle değişmeyiniz.

·        İkbal için kimseye boyun eğmeyiniz.

·        Namuslu, hür, cesur ve azimkâr olunuz.

·        Hele, hiç gülünç olmayınız.

·        Kimse size acımaya lüzum görmesin.

·        Kimsenin merhametine muhtaç olmayınız.

·        Milletinizi, vatanınızı ve bütün insanları seviniz.

·          Âlicenâp ve şefkatli olunuz.

·        Sıhhatinizi koruyunuz; çünkü, hayat pek kıymetli bir  vadiâdır. Fakat icabında onu, yalnız şeref ve haysiyetiniz için seve seve fedâ ediniz, fedâ etmekte de hiçbir tereddüt göstermeyiniz.

v     Bir Düşünürün Tesbit Ettiği Başarı için Ondört Altın Kural

·        İşyerinde daima bilgili olun.

·        Kibar ve ciddi davranın.

·        Alt ve üst ilişkilerinizde hem saygılı, hem de mesafeli olun.

·        Kariyerinizi ön planda tutun.

·        Sık sık iş ve yer değiştirmeyin.

·        Yabancı dilinizi geliştirin.

·        İş hayatınızdaki ilişkilerinize dikkat edin.

·        Emin olmadığınız konularda yorum yapmayın.

·        Konuşmayı olduğu kadar, dinlemeyi de bilin.

·        Kendinize her zaman spor yapacak zaman ayırın.

·        İşinizle ilgili kurslara gidin. Mesleki performansınızı geliştirin.

·       İş arkadaşlarınıza sorumluluk yüklemeyi bilin.

·        Yeni şeyler öğrenmek için çaba sarfedin.

·        Dış görünüşünüze ve sağlığınıza özen gösterin.